Bilimselcilik ve Natüralizmin Zincirlerinden Kurtulmak: Varlığın İlâhî Yüzü
Yazının Giriş Tarihi: 07.11.2025 17:06
Yazının Güncellenme Tarihi: 07.11.2025 17:09
Geçmişten günümüze, varlığın ne olduğunu, nereden geldiğini, kimin yarattığına dair yüzyıllardır tartışılan bir konu olarak karşımıza çıkmaktadır. Bizim varlığa bakış şeklimiz ve görüşümüz, ona nasıl anlam verdiğimize göre şekillenen bir durumdur. Bu yazımda, iki temel kavramı ele alarak insanlığın fikir ve düşüncelerinin nasıl değiştiğini ve özellikle bu son yüzyılımızda insanlığın çoğunu kör eden ve tüm yaşamı boyunca bir türlü gözünü açamamaya sebep olan Natüralizm ve Bilimselcilik ideolojisinin insanlardaki ve toplumdaki etkilerine değineceğim.
Bu iki ideolojinin yaşamımızda nasıl bir rol aldığını anlamak için gelin birlikte objektif bir şekilde, bu iki terimin nasıl başladığını ve koyduğu kuralları birlikte inceleyelim. Natüralizmin en temeline baktığımızda, Yunan filozofu Demokritos’un maddeyi ve varlığı sadece atomu açıklayarak mekanik hareketlerin çarpışmaları sonucunda oluştuğunu dile getirdiğini ve bunun yanı sıra ilâhî dinlere ve metafiziğe bir reddiye yaparak bunu açıkladığını çok rahatlıkla görebiliriz. Naturalistler, varlığı ve evrendeki tüm olayları doğa yasaları ve maddi gerçeklik üzerinden açıklayan felsefi bir görüştür ve hatta günümüzde bu ideoloji haline gelmiştir. Bu görüş ve felsefeye göre varlığın, evrenin ve gördüğünüz her şeyin atomların birleşiminden dolayı olduğunu ve bunun ilahi bir tanrı ya da ikinci bir el tarafından olmadığını dile getirir.
Bilimselcilik ise bu fikir ve ideolojiyi biraz daha ileriye taşır ve eğer her şeyi doğayla açıklayabiliyorsak, o zaman gerçeğe ve hakikate yalnızca bilimselcilikle varlığı açıkladığını savunur. Eğer bir kişi bilimselciliğin gerçek olduğuna inanıyor ve ona bel bağlıyorsa, bu fikrin ilk kuralı ve en önemli kuralını kabul etmek zorundadır. Bu kuralın ilk maddesi de naturalist bir birey olmaktan geçer. Evreni ve gözlemlediği her şeyi sadece deney ve gözlem yoluyla tüm olaylara bakmak zorunda kalır. Sadece deney ve gözlemlerle tüm olaylara bakar ve bu kuralın dışına çıkamaz; şayet çıkarsa bilimselcilikten uzaklaşır ve herkesin evrensel bir tanrı olarak gördüğü bu bilimselciliğin dogma, hurafe, antik ya da yaşamın çocukluk dönemlerinde kaldığı gibi sert eleştirilere maruz kalır.
Bu iki fikir akımının sonucu olarak ateizmin ve materyalizmin şuan ki modern dünyada artmış olmasının en büyük sebeplerinden biridir. Allah’ın delillerini ve varlığını dile getirdiğimizde kullandıkları en sık cümle: "Delillerin mantıklı, akla uygun olması yetmez! Bilimsel de olmalıdır." şeklinde birçok söylemde bulunurlar. Gelin birlikte bu soruna ve varlığın ne olduğuna hiçbir baskı ve herhangi beşeri bir fikir olmadan özgür ve objektif bir yolla varlığın ne olduğu kanısına varalım. Şuan sadece vereceğim örnekle ya da kendiniz bir kağıda resim çizerek bu olaya beraber özgür bir akılla bakmaya deneyelim ve natüralist sistemin bize dayattığı bu zincirlerden kurtulalım. Elinize bir kalem kağıt alın ve bir şeyler çizin ya da önünüzde bir tablo olduğunuzu düşünün; renklerin hepsi bir uyum içinde ve gördüğünüz resimde renklerin ve sembollerin bir anlam içinde olduğunu görürsünüz.
Bilimselcilik bu tabloya baktığında, “Bu tablo, boya maddesinin tuval üzerindeki fiziksel tepkimesidir. Bu tabloya varlık veren şeyin sadece boya olduğunu” der. Çünkü onun için tablo, sadece gözle görülen kısmından ibarettir. Natüralizm ise der ki: “Bu tabloyu anlamak için sadece boyayı ve doğa yasalarını bilmem yeter.” Çünkü o da gerçeği maddede arar. Ama burada fark edilmeyen bir şey vardır: Hem bilimselcilik, hem de Natüralizm, bu tablo varlığının bir tablo ve bir boyadan oluştuğunu açıklayabilir; ama boyayı şekle dönüştüren eli göremez. O el görünmez, ama varlığı olmadan tablo var olamaz. İşte o el, ilâhî bir düzenin sembolüdür. Yani doğa kendi kendine var olmaz; bilim kendi kendine anlam doğurmaz, bir şey icat etmez. Varlık dediğimiz şey, ilahi bir elin yardımı ve dokunuşuyla var olur. Yıllardır deney ve gözlem yoluyla denilen sloganla, varlığı ne açıklayabilir ne de üzerinde bir el olmadan bir yere varılabilir. Çünkü atomun ötesinde bir ilah, bir güç, düzen ve akıl vardır. Bizim üzerimize düşen sorumluluk ve görev, varlığı ve doğayı sömürmek değil; o varlıkta kendini bulabilmek ve üzerine tefekkür etmektir.
Bu anlattıklarım sadece ateist ya da materyalist olan insanlar için geçerli değil, tam tersi tüm insanları ilgilendiren bir hakikattir. Biz Müslümanlar ise Kur’an-ı Kerim’e baktığımızda, “Ki onlar gaybe iman eder, namazı dosdoğru kılar ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden harcarlar.” (Bakara, 3. ayet) ayetine baktığımızda, gaybın önemini açık bir şekilde görebiliriz. Gayb sözlükte, gerçekte var olup da görme, işitme, dokunma ve tatma gibi duyularımızın algı sahasına girmeyen, bunların ötesinde kalan şeylerdir. Şayet Allah’a inanıyorsak ve O’na ve ayetlerine inanıyorsak, gayba iman etmek ve onun üzerine tefekkür etmek, namazı dosdoğru kılmak gibi farzdır. Natüralizmin zincirlerinden kurtulduğumuz gibi, gaybın hakikatiyle karşı karşıya geliriz.
“Doğu da batı da Allah'a aittir. Nereye dönerseniz Allah'ın varlığı oradadır. Şüphesiz ki Allah, her şeyi çepeçevre kuşatan ve her şeyi bilendir.” (Bakara, 115. ayet) Bu âyet, baştan beri anlattığım tüm şeylerin sırrını ortaya koyan ayetlerden biridir. Varlığın ve maddenin ötesindeki gücün, düzenin, aklın ve bilincin Allah olduğunu anlarız. Varlık, Allah’ı bilmekle var olmuştur. Yazımın en başından dile getirdiğim gibi, bizim varlığa bakış şeklimiz ve görüşümüz, ona nasıl anlam verdiğimize göre şekillenen bir durumdur. Nerede bir nefes, güç, akıl ve düzen görürsek, orada Allah’ı görmüş oluruz. Gördüğümüz her şey Allah’ın bir tecellisidir. Bunu bilen bir kişi, gördüğü her şeyde Allah’ın izlerini görür ve bu durum onu her daim Allah’a yakınlaştırır.
İslam alimlerinin dediği gibi, varlık bir aynadır ve bu aynada kendini görmüş olur. Gördüğümüz tüm nesneler Esmaü’l-Hüsnâ’nın isimlerini taşır. Birkaçını örnek verecek olursak: Su; Rezzak, Hayy, Rahmân isimlerini, toprak; Hâlık ve Bârî isimleriyle bir varlık olmuştur. Etrafınızda göreceğiniz tüm varlıkların Esmaü’l-Hüsnâ’dan oluştuğunu fark edersiniz.
İnsanda ise tüm Esmaü’l-Hüsnâ tecelli etmiştir ve bu yüzden eşref-i mahlukat ismini almıştır. Bir insana baktığınızda Allah’ın tüm Esmaü’l-Hüsnâ’sını görmüş oluruz. Bu hakikati kalben onayladıktan sonra, natüralizmin hiçbir zinciri üzerinizde kalmaz ve Allah’ın esmalarıyla yaşar, duyar, görür ve duyarız. Bu durum sizi dünyanın en özgür insanı hâline sokar ve kalbiniz mutmain olmaya başlar; çünkü artık gördüğünüz her şey Allah’ı görür ve Allah’ı anmış olursunuz.
Peygamberimizin bize aktardığı gibi:
“…Kulumu sevince de (âdeta) ben onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum. Benden ne isterse, onu mutlaka veririm; bana sığınırsa, onu korurum.” (Buhârî, Rikak 38)
Bu hadisi incelediğimizde, varlığı Allah diye düşünür ve tefekkür edersek, hadisin tamamını anlamış oluruz ve hadisi kalben onayladıkça daha fazla mutmain olmuş oluruz. Şu anki yüzyılımızdaki selefi fikir ve görüşüyle bu hadisi okursanız (haşa) Allah’ı Yunan tanrıları gibi düşünmeye başlarız. Naturalist fikir ile bu hadisi okursanız (haşa) Allah’ın nurunun olmadığını düşünürüz.
Hakka düşman olan ve Allah'ın nurunu söndürmeye çalışanlara Yunus Emre’nin bu sözlerini sizlere takdim ediyorum:
“İlim ilim bilmektir,
İlim kendin bilmektir.
Sen kendini bilmezsen,
Ya nice okumaktır.”
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Arda Karaaslan
Bilimselcilik ve Natüralizmin Zincirlerinden Kurtulmak: Varlığın İlâhî Yüzü
Geçmişten günümüze, varlığın ne olduğunu, nereden geldiğini, kimin yarattığına dair yüzyıllardır tartışılan bir konu olarak karşımıza çıkmaktadır. Bizim varlığa bakış şeklimiz ve görüşümüz, ona nasıl anlam verdiğimize göre şekillenen bir durumdur. Bu yazımda, iki temel kavramı ele alarak insanlığın fikir ve düşüncelerinin nasıl değiştiğini ve özellikle bu son yüzyılımızda insanlığın çoğunu kör eden ve tüm yaşamı boyunca bir türlü gözünü açamamaya sebep olan Natüralizm ve Bilimselcilik ideolojisinin insanlardaki ve toplumdaki etkilerine değineceğim.
Bu iki ideolojinin yaşamımızda nasıl bir rol aldığını anlamak için gelin birlikte objektif bir şekilde, bu iki terimin nasıl başladığını ve koyduğu kuralları birlikte inceleyelim. Natüralizmin en temeline baktığımızda, Yunan filozofu Demokritos’un maddeyi ve varlığı sadece atomu açıklayarak mekanik hareketlerin çarpışmaları sonucunda oluştuğunu dile getirdiğini ve bunun yanı sıra ilâhî dinlere ve metafiziğe bir reddiye yaparak bunu açıkladığını çok rahatlıkla görebiliriz. Naturalistler, varlığı ve evrendeki tüm olayları doğa yasaları ve maddi gerçeklik üzerinden açıklayan felsefi bir görüştür ve hatta günümüzde bu ideoloji haline gelmiştir. Bu görüş ve felsefeye göre varlığın, evrenin ve gördüğünüz her şeyin atomların birleşiminden dolayı olduğunu ve bunun ilahi bir tanrı ya da ikinci bir el tarafından olmadığını dile getirir.
Bilimselcilik ise bu fikir ve ideolojiyi biraz daha ileriye taşır ve eğer her şeyi doğayla açıklayabiliyorsak, o zaman gerçeğe ve hakikate yalnızca bilimselcilikle varlığı açıkladığını savunur. Eğer bir kişi bilimselciliğin gerçek olduğuna inanıyor ve ona bel bağlıyorsa, bu fikrin ilk kuralı ve en önemli kuralını kabul etmek zorundadır. Bu kuralın ilk maddesi de naturalist bir birey olmaktan geçer. Evreni ve gözlemlediği her şeyi sadece deney ve gözlem yoluyla tüm olaylara bakmak zorunda kalır. Sadece deney ve gözlemlerle tüm olaylara bakar ve bu kuralın dışına çıkamaz; şayet çıkarsa bilimselcilikten uzaklaşır ve herkesin evrensel bir tanrı olarak gördüğü bu bilimselciliğin dogma, hurafe, antik ya da yaşamın çocukluk dönemlerinde kaldığı gibi sert eleştirilere maruz kalır.
Bu iki fikir akımının sonucu olarak ateizmin ve materyalizmin şuan ki modern dünyada artmış olmasının en büyük sebeplerinden biridir. Allah’ın delillerini ve varlığını dile getirdiğimizde kullandıkları en sık cümle: "Delillerin mantıklı, akla uygun olması yetmez! Bilimsel de olmalıdır." şeklinde birçok söylemde bulunurlar. Gelin birlikte bu soruna ve varlığın ne olduğuna hiçbir baskı ve herhangi beşeri bir fikir olmadan özgür ve objektif bir yolla varlığın ne olduğu kanısına varalım. Şuan sadece vereceğim örnekle ya da kendiniz bir kağıda resim çizerek bu olaya beraber özgür bir akılla bakmaya deneyelim ve natüralist sistemin bize dayattığı bu zincirlerden kurtulalım. Elinize bir kalem kağıt alın ve bir şeyler çizin ya da önünüzde bir tablo olduğunuzu düşünün; renklerin hepsi bir uyum içinde ve gördüğünüz resimde renklerin ve sembollerin bir anlam içinde olduğunu görürsünüz.
Bilimselcilik bu tabloya baktığında, “Bu tablo, boya maddesinin tuval üzerindeki fiziksel tepkimesidir. Bu tabloya varlık veren şeyin sadece boya olduğunu” der. Çünkü onun için tablo, sadece gözle görülen kısmından ibarettir. Natüralizm ise der ki: “Bu tabloyu anlamak için sadece boyayı ve doğa yasalarını bilmem yeter.” Çünkü o da gerçeği maddede arar. Ama burada fark edilmeyen bir şey vardır: Hem bilimselcilik, hem de Natüralizm, bu tablo varlığının bir tablo ve bir boyadan oluştuğunu açıklayabilir; ama boyayı şekle dönüştüren eli göremez. O el görünmez, ama varlığı olmadan tablo var olamaz. İşte o el, ilâhî bir düzenin sembolüdür. Yani doğa kendi kendine var olmaz; bilim kendi kendine anlam doğurmaz, bir şey icat etmez. Varlık dediğimiz şey, ilahi bir elin yardımı ve dokunuşuyla var olur. Yıllardır deney ve gözlem yoluyla denilen sloganla, varlığı ne açıklayabilir ne de üzerinde bir el olmadan bir yere varılabilir. Çünkü atomun ötesinde bir ilah, bir güç, düzen ve akıl vardır. Bizim üzerimize düşen sorumluluk ve görev, varlığı ve doğayı sömürmek değil; o varlıkta kendini bulabilmek ve üzerine tefekkür etmektir.
Bu anlattıklarım sadece ateist ya da materyalist olan insanlar için geçerli değil, tam tersi tüm insanları ilgilendiren bir hakikattir. Biz Müslümanlar ise Kur’an-ı Kerim’e baktığımızda, “Ki onlar gaybe iman eder, namazı dosdoğru kılar ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden harcarlar.” (Bakara, 3. ayet) ayetine baktığımızda, gaybın önemini açık bir şekilde görebiliriz. Gayb sözlükte, gerçekte var olup da görme, işitme, dokunma ve tatma gibi duyularımızın algı sahasına girmeyen, bunların ötesinde kalan şeylerdir. Şayet Allah’a inanıyorsak ve O’na ve ayetlerine inanıyorsak, gayba iman etmek ve onun üzerine tefekkür etmek, namazı dosdoğru kılmak gibi farzdır. Natüralizmin zincirlerinden kurtulduğumuz gibi, gaybın hakikatiyle karşı karşıya geliriz.
“Doğu da batı da Allah'a aittir. Nereye dönerseniz Allah'ın varlığı oradadır. Şüphesiz ki Allah, her şeyi çepeçevre kuşatan ve her şeyi bilendir.” (Bakara, 115. ayet) Bu âyet, baştan beri anlattığım tüm şeylerin sırrını ortaya koyan ayetlerden biridir. Varlığın ve maddenin ötesindeki gücün, düzenin, aklın ve bilincin Allah olduğunu anlarız. Varlık, Allah’ı bilmekle var olmuştur. Yazımın en başından dile getirdiğim gibi, bizim varlığa bakış şeklimiz ve görüşümüz, ona nasıl anlam verdiğimize göre şekillenen bir durumdur. Nerede bir nefes, güç, akıl ve düzen görürsek, orada Allah’ı görmüş oluruz. Gördüğümüz her şey Allah’ın bir tecellisidir. Bunu bilen bir kişi, gördüğü her şeyde Allah’ın izlerini görür ve bu durum onu her daim Allah’a yakınlaştırır.
İslam alimlerinin dediği gibi, varlık bir aynadır ve bu aynada kendini görmüş olur. Gördüğümüz tüm nesneler Esmaü’l-Hüsnâ’nın isimlerini taşır. Birkaçını örnek verecek olursak: Su; Rezzak, Hayy, Rahmân isimlerini, toprak; Hâlık ve Bârî isimleriyle bir varlık olmuştur. Etrafınızda göreceğiniz tüm varlıkların Esmaü’l-Hüsnâ’dan oluştuğunu fark edersiniz.
İnsanda ise tüm Esmaü’l-Hüsnâ tecelli etmiştir ve bu yüzden eşref-i mahlukat ismini almıştır. Bir insana baktığınızda Allah’ın tüm Esmaü’l-Hüsnâ’sını görmüş oluruz. Bu hakikati kalben onayladıktan sonra, natüralizmin hiçbir zinciri üzerinizde kalmaz ve Allah’ın esmalarıyla yaşar, duyar, görür ve duyarız. Bu durum sizi dünyanın en özgür insanı hâline sokar ve kalbiniz mutmain olmaya başlar; çünkü artık gördüğünüz her şey Allah’ı görür ve Allah’ı anmış olursunuz.
Peygamberimizin bize aktardığı gibi:
“…Kulumu sevince de (âdeta) ben onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum. Benden ne isterse, onu mutlaka veririm; bana sığınırsa, onu korurum.” (Buhârî, Rikak 38)
Bu hadisi incelediğimizde, varlığı Allah diye düşünür ve tefekkür edersek, hadisin tamamını anlamış oluruz ve hadisi kalben onayladıkça daha fazla mutmain olmuş oluruz. Şu anki yüzyılımızdaki selefi fikir ve görüşüyle bu hadisi okursanız (haşa) Allah’ı Yunan tanrıları gibi düşünmeye başlarız. Naturalist fikir ile bu hadisi okursanız (haşa) Allah’ın nurunun olmadığını düşünürüz.
Hakka düşman olan ve Allah'ın nurunu söndürmeye çalışanlara Yunus Emre’nin bu sözlerini sizlere takdim ediyorum:
“İlim ilim bilmektir,
İlim kendin bilmektir.
Sen kendini bilmezsen,
Ya nice okumaktır.”