Günümüz insanı, farkında olmadan kendinden uzaklaşıyor. “Modern yaşam” dediğimiz şey çoğu zaman bizi ileriye değil, içimizden geriye doğru sürüklüyor. Parlak vitrinler, sürekli yenilenen trendler ve “daha fazlası” fikri… Hepsi insanın ruhuna aynı şeyi fısıldıyor: Yetmiyorsun.
Artık kim olduğumuzdan çok nasıl göründüğümüz konuşuluyor. İnsan, kendini tanımaya zaman ayırmaktansa, başkalarının gözünde nasıl durduğuna odaklanıyor. Görünür oldukça değerli olduğunu sanıyor. Oysa insanın gerçek değeri, kimsenin bakmadığı anlarda saklıdır.
Bir zamanlar “ben kimim?” diye sorardık.
Şimdi “nasıl görünüyorum?” diye soruyoruz.
Kimliğimizi düşüncelerimizle değil, etiketlerle anlatır olduk. Giydiğimiz kıyafet, kullandığımız telefon, oturduğumuz masa… Bunlar sanki karakterimizin yerine geçti. İnsanlar artık kendilerini anlatırken iç dünyalarından değil, sahip olduklarından söz ediyor. Oysa insanın değeri alışveriş poşetlerinde değil; yorgunluğunda, çabasındadır, sessizce katlandıklarındadır.
Özgürlük kavramı bile bu çağda anlamını yitirdi. Borçla alınan eşyalar “özgür yaşam” diye pazarlanıyor. Oysa çoğu insan, sahip olmak uğruna daha çok bağlanıyor. Daha çok eşya, daha az huzur. Daha çok vitrin, daha az gerçeklik… Farkında olmadan kendi hayatımızın kiracısı hâline geliyoruz.
Sade olan küçümseniyor artık.
Gösterişsiz olan değersiz sanılıyor.
Oysa bazen bir mutfak masasındaki çay, en pahalı kafelerden daha gerçek gelir insana. Çünkü orada samimiyet vardır. İnsan lükse değil, anlaşılmaya ihtiyaç duyar.
Bu yabancılaşma yalnızca tüketimde değil, beden algısında da kendini gösteriyor. Sağlıklı olmak bile bir yarışa dönüştü. Hareket etmek doğallığından çıktı; sergilenmesi gereken bir başarıya dönüştü. Oysa insan bedeni vitrin için değil, yaşam için vardır. Bir sokakta yürümek, biraz nefes almak, günün yükünü omuzlardan indirmek bazen her şeyden daha iyidir.
Şehir büyüdükçe insan küçülüyor.
Kalabalık arttıkça yalnızlık derinleşiyor.
Ve sonra sosyal medya… Belki de çağımızın en sessiz yarası burada. İnsanlar artık hayatlarını yaşamak için değil, paylaşmak için yaşıyor. Mutluluklar poz veriyor, hüzünler filtreleniyor. Herkes gülümsüyor ama kimse iyi değil.
Paylaşılan her fotoğraf biraz “beni görün” demek aslında. Ama ironik olan şu: Herkesin herkesi gördüğü bir dünyada, kimse kimseyi gerçekten görmüyor.
Sosyal medya bir ifade alanı olmaktan çıktı; bir saklanma alanına dönüştü. İnsan kendini göstermek isterken, kendinden uzaklaştı. Beğeniler arttıkça benlik azaldı. Alkış çoğaldıkça iç ses sustu.
İşte bu yüzden bu çağda en büyük cesaret; farkında olmak.
En büyük lüks; sadeleşmek.
En büyük devrim; yavaşlamak.
Daha az şeye sahip olmak değil mesele…
Daha az şeye bağımlı olmak.
Hayat gösterişli değil, gerçektir.
Gerçek özgürlük; sahip olduklarımızda değil, bırakabildiklerimizdedir.
Oğuz Atay’ın o cümlesi bugün hâlâ içimizi acıtıyor:
“Ben buradayım ama nerede olduğumu bilmiyorum.”
Belki de hepimiz oradayız şimdi…
Ekranlarda, vitrinlerde, kalabalıkların içinde.
Buradayız ama kendimize uzak.
Yakınız ama kopuk.
Görünürüz ama kayıp.
Ve belki de insan, ancak kendine dönebildiğinde gerçekten var olur.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Evin Dayan
Tutunamayan İnsan: Moda Çağında Kaybolan Benlik
Günümüz insanı, farkında olmadan kendinden uzaklaşıyor. “Modern yaşam” dediğimiz şey çoğu zaman bizi ileriye değil, içimizden geriye doğru sürüklüyor. Parlak vitrinler, sürekli yenilenen trendler ve “daha fazlası” fikri… Hepsi insanın ruhuna aynı şeyi fısıldıyor: Yetmiyorsun.
Artık kim olduğumuzdan çok nasıl göründüğümüz konuşuluyor. İnsan, kendini tanımaya zaman ayırmaktansa, başkalarının gözünde nasıl durduğuna odaklanıyor. Görünür oldukça değerli olduğunu sanıyor. Oysa insanın gerçek değeri, kimsenin bakmadığı anlarda saklıdır.
Bir zamanlar “ben kimim?” diye sorardık.
Şimdi “nasıl görünüyorum?” diye soruyoruz.
Kimliğimizi düşüncelerimizle değil, etiketlerle anlatır olduk. Giydiğimiz kıyafet, kullandığımız telefon, oturduğumuz masa… Bunlar sanki karakterimizin yerine geçti. İnsanlar artık kendilerini anlatırken iç dünyalarından değil, sahip olduklarından söz ediyor. Oysa insanın değeri alışveriş poşetlerinde değil; yorgunluğunda, çabasındadır, sessizce katlandıklarındadır.
Özgürlük kavramı bile bu çağda anlamını yitirdi. Borçla alınan eşyalar “özgür yaşam” diye pazarlanıyor. Oysa çoğu insan, sahip olmak uğruna daha çok bağlanıyor. Daha çok eşya, daha az huzur. Daha çok vitrin, daha az gerçeklik… Farkında olmadan kendi hayatımızın kiracısı hâline geliyoruz.
Sade olan küçümseniyor artık.
Gösterişsiz olan değersiz sanılıyor.
Oysa bazen bir mutfak masasındaki çay, en pahalı kafelerden daha gerçek gelir insana. Çünkü orada samimiyet vardır. İnsan lükse değil, anlaşılmaya ihtiyaç duyar.
Bu yabancılaşma yalnızca tüketimde değil, beden algısında da kendini gösteriyor. Sağlıklı olmak bile bir yarışa dönüştü. Hareket etmek doğallığından çıktı; sergilenmesi gereken bir başarıya dönüştü. Oysa insan bedeni vitrin için değil, yaşam için vardır. Bir sokakta yürümek, biraz nefes almak, günün yükünü omuzlardan indirmek bazen her şeyden daha iyidir.
Şehir büyüdükçe insan küçülüyor.
Kalabalık arttıkça yalnızlık derinleşiyor.
Ve sonra sosyal medya… Belki de çağımızın en sessiz yarası burada. İnsanlar artık hayatlarını yaşamak için değil, paylaşmak için yaşıyor. Mutluluklar poz veriyor, hüzünler filtreleniyor. Herkes gülümsüyor ama kimse iyi değil.
Paylaşılan her fotoğraf biraz “beni görün” demek aslında. Ama ironik olan şu: Herkesin herkesi gördüğü bir dünyada, kimse kimseyi gerçekten görmüyor.
Sosyal medya bir ifade alanı olmaktan çıktı; bir saklanma alanına dönüştü. İnsan kendini göstermek isterken, kendinden uzaklaştı. Beğeniler arttıkça benlik azaldı. Alkış çoğaldıkça iç ses sustu.
İşte bu yüzden bu çağda en büyük cesaret; farkında olmak.
En büyük lüks; sadeleşmek.
En büyük devrim; yavaşlamak.
Daha az şeye sahip olmak değil mesele…
Daha az şeye bağımlı olmak.
Hayat gösterişli değil, gerçektir.
Gerçek özgürlük; sahip olduklarımızda değil, bırakabildiklerimizdedir.
Oğuz Atay’ın o cümlesi bugün hâlâ içimizi acıtıyor:
“Ben buradayım ama nerede olduğumu bilmiyorum.”
Belki de hepimiz oradayız şimdi…
Ekranlarda, vitrinlerde, kalabalıkların içinde.
Buradayız ama kendimize uzak.
Yakınız ama kopuk.
Görünürüz ama kayıp.
Ve belki de insan, ancak kendine dönebildiğinde gerçekten var olur.