Yüce yaratıcının verdiği depremle, insanın kendi içinde yaşadığı deprem arasında ilk bakışta benzerlik var gibi görünür: İkisi de sarsar, ikisi de yerinden eder, ikisi de insanı çaresiz hissettirir. Ama biraz yakından bakınca, bu iki depremin birbirinden ne kadar farklı olduğu ortaya çıkar.
Toprağın altından gelen deprem, insanın iradesinin dışındadır. Ne zaman olacağını bilemezsin, nerede yakalanacağını seçemezsin. Gücün yetmez, pazarlık edemezsin, erteleyemezsin. O an geldiğinde herkes eşittir: Zengin-fakir, güçlü-güçsüz, inanan-inanmayan… Yüce yaratıcının verdiği deprem, insana haddini hatırlatır. “Ben her şeye muktedirim” diyen aklı susturur, “sen kul’sun” gerçeğini tokat gibi yüzümüze çarpar. Yıkar, bozar, alır ama aynı zamanda insanı gerçeğe uyandırır.
İnsanın içindeki deprem ise çok daha sessizdir. Dışarıdan kimse fark etmez çoğu zaman. Binalar ayakta kalır, sokaklar yerinde durur ama insanın iç dünyasında fay hatları kırılır. Bir kayıp, bir pişmanlık, bir haksızlık, bir yalnızlık… Bazen bir cümle, bazen tek bir bakış tetikler o sarsıntıyı. Üstelik bu depremden kaçacak bir açık alan da yoktur. İnsan nereye giderse gitsin, kendi içine taşır enkazı.
Dışarıdaki deprem bittiğinde, dayanışma başlar. Eller uzanır, sesler yükselir, “buradayız” denir. İç depremde ise insan çoğu zaman sessizliğe mahkûmdur. Güçlü görünmek zorunda hisseder, “iyiyim” derken içinden parçalanır. Enkazın altında kalan umutlar, yarım kalmış hayaller, söylenmemiş sözlerdir. Ve bu enkazı kaldırmak, çoğu zaman beton blokları kaldırmaktan daha zordur.
Belki de asıl fark burada yatıyor: Yüce yaratıcının verdiği deprem insanı birbirine yaklaştırır; insanın içindeki deprem ise çoğu zaman insanı kendinden bile uzaklaştırır. Biri kalabalıklar içinde yaşanır, diğeri en tenha anlarda.
Ama yine de ikisinin ortak bir çağrısı vardır: Uyanmak. Dış deprem, “dünya fanidir” diye haykırır. İç deprem ise “kendinle yüzleş” der. İkisi de insanı durdurur, düşündürür ve aslında aynı soruyu sorar: “Nasıl bir hayat yaşıyorsun?”
Belki de mesele, bu iki depremi de sadece bir yıkım olarak değil, bir hatırlatma olarak görebilmektir. Çünkü bazen yer sarsılmadan insan uyanmaz; bazen de insan uyanmadan yer sarsılmaz
Ve belki de insanın içindeki en yıkıcı deprem, masumiyetin enkaz altında kaldığı anlardır. Bir çocuğun suskunluğunda, yarım kalan gülüşünde, erken büyümek zorunda bırakılan gözlerinde saklıdır bu sarsıntı. Dilerim ki yeryüzünde hiçbir çocuk böyle bir yük taşımak zorunda kalmasın. Hiçbir karanlık, bir çocuğun hayatına dokunamasın. İnsan, içindeki fay hatlarını onarmayı öğrenebilsin ki en savunmasız olanı incitmesin. Çünkü bir çocuğun kalbinde açılan çatlak, ne zaman geçeceği bilinmeyen bir depremdir.
Ve insanın içindeki karanlıkla yüzleşmesi gereken bir başka yer daha vardır: Gücünü, aklını ya da yaşını masum olana karşı kullandığı o kör nokta. Çocuk, korunması gereken bir emanetken; ona yük olan her bakış, her niyet, insanlığın içindeki en derin çatlağı büyütür. Dileğim odur ki, hiçbir yetişkin kendi boşluğunu bir çocuğun saf dünyasında doldurmaya kalkmasın. Çünkü gerçek olgunluk, kendini dizginleyebilmekte; gerçek insanlık ise en savunmasızı koruyabilmektir.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Murat Babar
İki Deprem Arasında İnsan
Yüce yaratıcının verdiği depremle, insanın kendi içinde yaşadığı deprem arasında ilk bakışta benzerlik var gibi görünür: İkisi de sarsar, ikisi de yerinden eder, ikisi de insanı çaresiz hissettirir. Ama biraz yakından bakınca, bu iki depremin birbirinden ne kadar farklı olduğu ortaya çıkar.
Toprağın altından gelen deprem, insanın iradesinin dışındadır. Ne zaman olacağını bilemezsin, nerede yakalanacağını seçemezsin. Gücün yetmez, pazarlık edemezsin, erteleyemezsin. O an geldiğinde herkes eşittir: Zengin-fakir, güçlü-güçsüz, inanan-inanmayan… Yüce yaratıcının verdiği deprem, insana haddini hatırlatır. “Ben her şeye muktedirim” diyen aklı susturur, “sen kul’sun” gerçeğini tokat gibi yüzümüze çarpar. Yıkar, bozar, alır ama aynı zamanda insanı gerçeğe uyandırır.
İnsanın içindeki deprem ise çok daha sessizdir. Dışarıdan kimse fark etmez çoğu zaman. Binalar ayakta kalır, sokaklar yerinde durur ama insanın iç dünyasında fay hatları kırılır. Bir kayıp, bir pişmanlık, bir haksızlık, bir yalnızlık… Bazen bir cümle, bazen tek bir bakış tetikler o sarsıntıyı. Üstelik bu depremden kaçacak bir açık alan da yoktur. İnsan nereye giderse gitsin, kendi içine taşır enkazı.
Dışarıdaki deprem bittiğinde, dayanışma başlar. Eller uzanır, sesler yükselir, “buradayız” denir. İç depremde ise insan çoğu zaman sessizliğe mahkûmdur. Güçlü görünmek zorunda hisseder, “iyiyim” derken içinden parçalanır. Enkazın altında kalan umutlar, yarım kalmış hayaller, söylenmemiş sözlerdir. Ve bu enkazı kaldırmak, çoğu zaman beton blokları kaldırmaktan daha zordur.
Belki de asıl fark burada yatıyor: Yüce yaratıcının verdiği deprem insanı birbirine yaklaştırır; insanın içindeki deprem ise çoğu zaman insanı kendinden bile uzaklaştırır. Biri kalabalıklar içinde yaşanır, diğeri en tenha anlarda.
Ama yine de ikisinin ortak bir çağrısı vardır: Uyanmak. Dış deprem, “dünya fanidir” diye haykırır. İç deprem ise “kendinle yüzleş” der. İkisi de insanı durdurur, düşündürür ve aslında aynı soruyu sorar: “Nasıl bir hayat yaşıyorsun?”
Belki de mesele, bu iki depremi de sadece bir yıkım olarak değil, bir hatırlatma olarak görebilmektir. Çünkü bazen yer sarsılmadan insan uyanmaz; bazen de insan uyanmadan yer sarsılmaz
Ve belki de insanın içindeki en yıkıcı deprem, masumiyetin enkaz altında kaldığı anlardır. Bir çocuğun suskunluğunda, yarım kalan gülüşünde, erken büyümek zorunda bırakılan gözlerinde saklıdır bu sarsıntı. Dilerim ki yeryüzünde hiçbir çocuk böyle bir yük taşımak zorunda kalmasın. Hiçbir karanlık, bir çocuğun hayatına dokunamasın. İnsan, içindeki fay hatlarını onarmayı öğrenebilsin ki en savunmasız olanı incitmesin. Çünkü bir çocuğun kalbinde açılan çatlak, ne zaman geçeceği bilinmeyen bir depremdir.
Ve insanın içindeki karanlıkla yüzleşmesi gereken bir başka yer daha vardır: Gücünü, aklını ya da yaşını masum olana karşı kullandığı o kör nokta. Çocuk, korunması gereken bir emanetken; ona yük olan her bakış, her niyet, insanlığın içindeki en derin çatlağı büyütür. Dileğim odur ki, hiçbir yetişkin kendi boşluğunu bir çocuğun saf dünyasında doldurmaya kalkmasın. Çünkü gerçek olgunluk, kendini dizginleyebilmekte; gerçek insanlık ise en savunmasızı koruyabilmektir.